Crumble. Üzeri azıcık kıtır hamur kabuğu, altında pişerken patlamış meyvalar. Şöyle kırmızı meyvalar, erik ,vişne, veya armut, veya elma en klasiği. Fırından çıkar, hala cızırdarken üzerine bir top dondurma veya adabınca creme anglaise eklenir, sıcak-ılık servis yapılır. Peki, başka birşeyle olmaz mı yani? Dedim….
Çikolatalı deneyelim dedim. Ama çikolatanın yoğun tadını yumuşatmak için en güzel eşlikçiyi aradım. Çok sulanmayacak, bittere yakışacak bir acılık verecek. Dedim ki, bu defa portakal olsun. Elim Dalfour’un portakal reçeline gitti ister istemez.
Bitter çikolataya bitter portakal 😉
Tarif çok kısa ve öz:
Annem tutucudur. Aldığı peynir markasından, gittiği yere kadar, yeni birşey denemeyi sevmez. Korkarım yaşlandıkça böyle oluyor. Biz de mi öyle olacağız bilemem. Ben belki azıcık durulurum, macera yaşamaktan, eski garanti tariflere dönerim. Ama içimdeki çocuk yaşadığı sürece yenilikleri takip edeceğim sanırım, ve umarım.
Geçenlerde, Portakalbahçem’in mektubunda, meyer limonların başladığı haberi vardı. Offff o harika renkleri ve baştan çıkarıcı kokuları ile! Dayanamadım aldım tabii. Salataya kullanmaya kıyamıyorum, ama yine de kullanıyorum. Arkadan hafif bir portakal mı desem, mandalina mı desem yumuşak koku geliyor, önde keskin limon. Nasıl aromalı anlatamam. E alınca bu kadın rahat duramaz tabii.
Şimdi, o ilk beğendiğim tarifin, aslında
Hani bütün tarifler “fırını 180 dereceye ısıtın” diye başlar ya. I-ıııh bence önce, bütün malzemeyi buzdolabından çıkarın diye başlamalı. Sonra kendinize güzel bir kahve yapıp, onu içmeli, ancak herşey ısınınca fırını yakmalı… Hahahaha, nerede kaldı “yanan” gazlı fırınlar? Anladınız siz beni 😉
Neyse sizin de içinizi karartmadan mutfağa dönelim. Ne demiştik, yeni bir dönem başlıyor. Yazı tembel teneke şeklinde geçirdikten sonra, okullar da başlayınca, ben de çalışmaya başladım. Uzun tam tamına 12 haftalık bir spor protein kas döneminden çıkan oğluşa yine aynı tempo ve gazla proteinli kahvaltılar hazırlamak lazım. Dedim ve başladım.
Route de Vin…. Bir grup arkadaşım 2015’te bu turu yapıp da fotoğraflarını paylaştığından beri, yolculuk aklıma düştü. En doğru mevsim ne zamandır, nerelere uğramak lazım, nereden uçulacak vs hepsini planlayıp durdum, sonrasında nihayet zamanı geldi. Baden-Baden’e uçup oradan Strazburg’a geçtik. Araba kiralayıp Colmar’a kadar devam ettik. Muhteşem köylerden geçtik, harika yemekler yedik, çok güzel anılarla döndük.
Aslında bu tarifi yıllar yıllar önce bir arkadaşımıza pikniğe giderken yapmıştım. Tam yaz tatlısı, hem hafif, hem lezzetli, hem kolay. Ancak gel gör ki, tarif yapıldı, denendi, beğenildi, hop çöpe! Klasik hareketim… Tarifi bulamadım. 🙁 Eh ne yaparsın, oturur tekrar tarifleri tararsın, hepsini karşılaştırırsın, en aklına yatanla oynarsın…
Yaz meyvalarının en nazlısıdır vişne. Bir gelir, bir gider. Bir ay bile dayanmaz. Haftalık pazardan kaçırdınız mı, belki iki pazarda daha bulursunuz o kadar. Sonrasında bitti mi biter. Ara ki bulasın. O yüzden vişne kıymetlidir. Annem reçelini pek severdi. Her sene kavanoz kavanoz yapardı. Kimi mücevher gibi parlayan enfes derinlikteki renkte olur, arada da olsa, nadiren, şekeri mi yanar yoksa vişnenin cinsinden mi bilmem, rengi kahve rengine döner. Vişne reçelinin bubukları kaymakla veya beyaz peynirle yenir, kalan suyu ise bize şerbet olurdu.
Amma ve lakin, tel kadayıf o kadar sevdiğim bir malzeme ki, pek çok şekilde kullanabiliyoruz, pek hafif, pek çıtır, pek latif oluyor. 😀 Bu defa daha önce denediğim 

Ağır bir çay misafirine tarif toparlarken rastladım bu kurabiyeye. Bilen bilir, misafir kaç kişi ise, neredeyse o kadar gün öncesinden hazırlıklara başlarım. Hele şöyle 12 kişilik bir davet söz konusuyda, tarif toparlama, okuma araştırma süresi de, bildiniz evet 2 haftayı bulur. Sonra, masa örtüsü, peçete, servis parçaları derken, önce alışveriş, sonra pişirme günü veya tercihan günleri. Bunu zahmet veya yorgunluk veya zor iş olarak görmeyin. Benim için işin en zevkli kısmı bu zaten. 😀
Tarifi birebir uyguladım, yabancı bir siteden tarif deneyeceksem, ilk seferinde birebir uymaya gayret ederim. Kimi zaman malzemeyi tam tutturmak sorun olur tabii. Sour cream, buttermilk, double cream gibi süt ürünlerinin alternatiflerini bulmak veya icing sugar, confectioners sugar, powdered sugar ın meğersem aynı bildik pudra şekeri olduğunu keşfetmek zaman ve emek alır.
Yapılacak işlem basit.. 😀 Evet, farkındayım, hep öyle söylüyorum değil mi? Ama bu işi gözünüzde büyütmemeniz için, gerçekten.
Baharın bence en güzel sebzeleridir. Enginar, eşlikçisi bezelye ve bakla. Enginar ve bezelye bütün kış devam eder de, bakla kaçar bir yerden sonra. Hala “mevsimi” olan sebzelerden biridir kısacası. Kaçırdınız mı, artık kurusuna kalırsınız. Renksiz, illa ıslatmak gereken kuru baklaya. Hazır tazesini yakalamışken, ben hem enginarımı baklalı yaptım, hem de çorbasını denedim.
el oldu. Birisi nazik mi nazik, şöyle sıkı sıkı kavrayamayacağınız, bulut gibi dağılan, ama yemesi de bir o kadar hafif;
Daha sonrasında, unlanmış bir ekmek tahtası üzerinde yarım parmak kalınlığında merdane ile açtım. Fikir vermesi açısından, hamur tahtam, 45×30 cm kadar. Hamuru 2 ye kestim. Yarısını cinnamon roll yapmak için üzerine eritilmiş 50 gr kadar tereyağını sürdüm, sonra esmer şeker, tarçın, belki azıcık dövülmüş karanfil ve ince kıyılmış ceviz ile iyice kapladım. Kenarlarında 1 parmak kadar boşluk bıraktım ki rolu yapınca kolayca yapışsın.


Okuldan eve gelince sıcacık çaya batırılır, üzerine reçel sürülür, her türlü, her şekilde yenir. Ben sakızlısına bayılırım. Eve yayılan kokusuna, altında yapışık gelen yağlı kağıdına, üzerindeki file fındığına hastayım. Sonuç olarak, tatlı mayalı hamurların şahıdır, prensesidir, en alasıdır.
İtiraf zamanı, ben çorbasını çok severim. Bol sütlü yaptığım zaman, oğluşa da süt çorbası diye içirmişliğim var. Ancak kızartma ile uğraşmak istemedim, annemin köftesi çok uzun ve zahmetliydi, ama internette önüme çıkan bu köftecikler, tam da benim sevdiğim gibi, muffin kalıplarında pişmesi ve son derece de kolay hazırlanmasıyla çok cazipti.
Kek komik, çünkü hani bizim bir ara pek moda olan krem karamelli kek gibi, okurken, “hadi canım”, “o kadar süt fazla değil mi?” tadında tereddütler yaratan bir tarifti. Ancak 3-4 ayrı blog’dan okuyup bir iki de tercüme yaptıktan sonra ikna oldum. Sonra da oynamaya başladım. İki ileri bir geri. Bu sonuncu hali. 😉 Umarım beğenirsiniz.