Demiştim size, bu “görünmez” keki farklı şeylerle deneyeceğim diye. Armuttan önce kabaklısını denedim Harika oldu. Hafif, sunumu şık, kolay.

Bol nane, bol dereotu ile bahar bahar bir aroma, dilim dilim bir sunum. Diyeceksiniz k, kabağı kaç türlü yapabilirsin ki? Ya da daha sert bir yorum, e bunun mücverden ne farkı var. 😀 Yok! Ya da var! Kabakları rendeleyip sıkma derdiniz yok. İncecik dilimlemeniz yeterli. İçinde taze soğan yok. Hani bazılarına hazımsızlık yapar ya. 😉

İlk yaptığımda nanesi az geldi, elinizi korkak alıştırmayın, öyle 1-2 sap ile yetinmeyin. Şöyle yarım demeti koyun derim. Haydi başlıyoruz:
Boş zamanlarımda internetten, kitaplardan, bloglardan oradan buradan tarif okuduğum doğrudur. Eskiden dergiler, kitaplar hatta ansiklopediler karıştırırdım, şimdi internet sağolsun, herşey elimizin altında. Geçenlerde yine internette geziniyorum, bilirsiniz, oradan buraya, sonra dur şuraya derken, nereden nasıl bulduğumu şimdi hatırlamıyorum, bu tarife denk geldim. Tee 2007’de daha blog’um ve kitabım yokken yazdığım
Kekin orijinali Japon menşeili. Hafif yani. Öyle ballı yoğun bir şeker tadı yok. Az malzeme, minimalist bir yaklaşım, sağlıklı bir sunum, eh görünmez bir kek. Neyse, malzeme toparlandı, dediğim, elma alındı. Yumurta zaten var, azıcık şeker, azıcık un zaten dolapta.
Balık çocuklarda genelde bir sıkıntı olmuştur. İstediğiniz kadar özenin, bebekliğinde dillerle, lüferlerle besleyin, yine de aklı bir gıdım geliştiğinde, ı-ıhh demeye başlar balığa. Oğluş çocukluğa ilk geçtiği zamanlarda, işte bu ıı-ıııhh döneminde, doktoruna dert yanmıştım, yemiyor diye. Kulakları çınlasın, antep fıstığı seviyor mu? diye sordu, Bayılırdı. “Ver bir avuç iki avuç yesin, üzme kendini de çocuğu da” demişti. 😀
Efendim, serde frankofonluk olunca, buna benzer fransız pastalarına özel bir düşkünlüğüm vardır. Bu pasta 1900’lerin başında, fransız bir şef tarafından yapılmış. Paris ve Brest kasabası arasındaki bisiklet yarışları için sipariş edilmiş. Bisiklet tekerleği şeklinde tasarlanmış pasta. Fransızlar malumunuz bisiklet sporunda oldukça eski bir tarihe sahip oldukları için, böyle bir organizasyona gitmeleri, uğruna pasta tasarlamaları normal tabii.
Bu tarifi 3 defa yaptım. İlkinde rende kaşar kullandım. Fırından çıkınca ılık ılık enfesti, ama soğuyunca, erimiş kaşarlar sertleşince esprisi gitti. Daha sonra keçi peyniri kullandım. Biraz fazla güçlü geldi tadı. Hani ben seviyorum tamam ama, herkes o kadar aromalı sevmeyebilir. Son denememde ise “süzme beyaz” dedikleri peynirden kullandım. Bu beyaz peynirden daha keskin ama daha kıvamlı bir peynir. Soğuduğu zaman yumuşaklığını kaybetmiyor, tadı beyaz peynirden daha belirgin.
Aslında bütün tatlıları bardakta yapmak mümkün. Porsiyonu küçültüp, sunumu güzelleştiriyoruz. Hem de yenmeyenler bozulmadan ertesi gün yapılacak artık partisine tertemiz kalabiliyor. Bu tarifteki bardacık ise, ancak bardakta sunulur. Daha büyük bir kapta olmaz, hele kaşık kaşık hiç servis yapılmaz. Buzdolabında, üzerini streç film ile kapadığınız zaman, çok rahat 2-3 gün bekleyebiliyor, hatta bekledikçe güzelleşip kıvam buluyor. Bu da ne demektir, davetten 2-3 gün önce yapabilirsiniz.
hazır kremalar var. Ben Hochwald’ın Topping Star kremasının tadından ve kullanım kolaylığından çok memnun kaldım.
Brookie diye geçiyor. Hem browni, hem cookie. Gerçekten üstü kıtır kurabiye, altı brownie. Gerçekten de keserken bile kıtır kıtır üstü. Eğer pişirme süresini de iyi ayarlarsanız, altı da ıslak bir browni. Yok çok pişirirseniz, o vakit, kek oluyor. Olsun olsun 🙂 O da güzel.
Kandil deyince, mevlütlerde, kayıplarda, doğumlarda, helva pişecekse, annem irmik helvası yapar. Ben un helvası severim, herkese de tembihledim. Benim arkamdan un helvası rica ediyorum diye. Bakın buraya da yazdım, bulunsun.
Lafı çok uzattım, farkındayım, bu tarif kardeşimden. Valide sultan’ın alıştığımız klasik irmik helvasından sonra, bu hem çok daha kolay, hem de daha hafif. O yüzden şimdi ben de bu tarifi yapıyorum gerektikçe. Nasıl ama, gerektikçe…
Pavlova, oldukça eski, geleneksel, çok bilinen ve tanınan bir pasta çeşidi. Basitleştirmek gerekirse, altı kocaman bir mereng tart, veya beze tart, üzeri krema ve meyve. Bu tartı minik minik porsiyonlar mısınız, yoksa kocaman bir kase gibi mi yaparsınız, üzerine sap mı yaparsınız size kalmış. İçi de pastacı kreması da olur, krem şanti de olur, ben bu işin ustasıyım derseniz, kestane püresi de olur. Dedim ya, bu genel olarak bir pasta çeşidi.
Bu ara glutensiz deyince akan sular duruyor. Yüzyıllardır yediğimiz içtiğimiz herşeyde olan gluten bir anda tu-kaka oldu. Tamam, bazılarımıza alerji yapıyor olabilir, hatta bebeklerde ciddi sorunlar çıkarabilir, ama gayet sağlıklı insanların tamamen glutensiz beslenmeye geçmesini anlayamıyorum. Herşeyden azıcık azıcık, düzenli beslenmek varken hayatından çıkarmak nesi?
Efenim, portakal reçeline bayılırım. Kahvaltıda tatlı sevmem, ama hafif sertleşmişse hele, portakal kabuğuna hayır demem, diyemem. O hafif acımsı tadı, buram buram kokusuna hastayım. Derken, bir kocaman dilimi kaymağıyla beraber götürdüm. Ona değmiş, buna değmemiş, kabuğu nasıl yumuşamış derken, bir yarım daha götürecektim ki, masadakilere acıdım.
Ağır bir yemeğin üzerine hem kolay, hem lezzetli, hem havalı, hem hafif. Bir diğer güzel yanı da 1-2 gün önceden yapıp buzdolabında saklanıyor olması. Sosun içinde kaldıkça lezzeti artıyor sanki.
Bakalım siz de sevecek misiniz?
Tartın tabanını, klasik tek yumurta sarılı, mis gibi tereyağlı
Portakal kabuğu ile bergamot kabuğunun işlenmesi biraz farklı. Ama çok az. O yüzden tarif üzerine tarif yazmaktansa bir kerede hepsini toparlayayım dedim.
Şimdi öncelikle seçtiğimiz meyvenin aromalı ve etli kabuklu olmasına dikkat ediyoruz. Hepsini birden yememize veya soymamız ziyanlık yaratacaksa, kabukları soydukça kurutmamız mümkün. Yani sıktınız bergamotu, kabuğunu koyun saklayın, soydunuz portakalı, kabuklarını saklayın.
Bergamot yaparken, kabuğunun dışını rendeledim. Onu da toz şekerle karıştırıp kavanoza aldım. Böylece kek veya çaya ekleme şansım oldu. Yani bir bergamot, hem çaya, keke, hem şekerlemeye eh suyuyla da salataya tat kattı, iyi mi 🙂
Kaynayıp, yumuşayan bergamot kabuklarını, kağıt bir peçeteye alın, süzün, hafifçe kurutun. Sonra bir tencerede 1-1 ölçüde şerbet yapın. Yani bir bardak suya, bir bardak tozşeker. İyice kaynatın, sonra içine kabukları atın.. Bu defa 20 dakika kadar, kabuklar şekeri iyice emene kadar kaynatın. 1 bardak şerbet ile 2 portakalın kabuğu oluyor. Daha fazlası için, şerbet miktarını artırmanız gerekecektir.
Portakal kabuklarını hafif ıslakken ben yine tozşekere buladım. Çukur bir tabağa tozşekeri döktüm, iyice buladım, sonra yine kurumaya bıraktım, sonra da kabuğun yarısını erimiş bitter çikolataya bulayıp kuruttum.
Öncelikle çikolata ve bergamot ikilisi ile kek yapayım dedim. Kıbrıs tarifleri yayınlayan bir web sayfası düştü önüme. Hani bergamot akdeniz meyvası ya, normaldir dedim. Aynı tarifi birebir aynı ölçülerle başka bir sitede görünce, denemek şart oldu.
Neyse sonunda döndüm dolaştım, yine kendi ölçülerimle pofidik muffinler yaptım. Kabuğu bile olmayan, pof pof muffinler. Bu tarifi katlı pasta için de kullanabilirsiniz. Kabuğu da olmadığı için yumuşacık oluyor.
Bu kurabiyeler üzerine efsaneler geliştirilmiştir. Kalıpla mı kesildi, elle mi şekillendirildi, çay sofralarında çok dedikodusu yapılmıştır. Kimisi kesinlikle kalıpla yapıldığına inanır, hepsinin aynı elden bu kadar düzgün çıkabilmiş olmasını kabul etmez. İnci hanım istediği kadar anlatsın, uzun uzun açıklasın, imkanı yok inanmazlar.
Bilirsiniz, hep dalgamı geçerim. Annemin yemek defteri içeriği hep Güner’in tartı, Fatoş’un keki diye doludur. Ben tarifleri isimleriyle, içerikleriyle kaydederim, pek nadir yanına nerede yediğimi yazarım. Ama kesinlikle Yeşim’in elmalısı diye tarif bulamazsınız.. Ay pardon burnum uzadı. O da var.. 🙂 (Figen’in chester’ı) Neyse geçelim bir kalem. İnsan yaşlandıkça, pardon pardon 
Yılbaşı yaklaşırken denenen belli tarifler vardır hani. Yılbaşı davet sofrası için şöyle hindili, dolmalı yeni tarifler, veya hediye olarak dağıtmak üzere yeni kurabiyeler, süslemeler, pastalar. Ne kadar klasik de olsa, her yerde binlerce, cidden ama binlerce gingerbread tarifi bulabilirsiniz. İşin püf noktası baharat karışımıdır oysa. A tabii yenecekse. Çoğu insan da, bu kurabiyeyi yapar, şekilli kalıplarla keser, cici cici boyar, uzun emek harcar, şeker hamuru ile kaplar sonra ağaç süsü yapar veya çocuklara hediye olarak dağıtır. Çocuklar zencefilin keskin kokusunu ise bu enfes baharat karışımını nadiren sever. Ama işte hayat! Yediklerine dikkat etmeye başladığın zaman, damak tadın daha gelişir, ya da tam tersi. Damak tadın geliştikçe yediklerine dikkat etmek zorunda kalırsın.
Başlığı atarken çok düşündüm. Acı çikolatalı pasta mı? Çikolatalı acı pasta mı. Sonuç ortada.. Acı çikolatalı desem, sanki bittermiş gibi olacak. En doğru tanımlama bu gibi geldi.